İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, "Allah'ın izniyle ilk sandıkta seni gönderip, hepsiyle ilgileneceğiz. Ama bu sırada, sen sarayında sefa sürerken, milletimizin feryadı her geçen gün artıyor" ifadelerini kullandı.



İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuştu.

Akşener'in konuşmasından satır başları:

 Lafa geldiğinde milli ve yerli olduğunu söyleyen bu iktidarın işi gücü yabancılara kazandırmak. Kendi çiftçisi zor durumdayken elin çiftçisini zengin eden bunlar.

 Kendi şeker fabrikalarını yok pahasına satıp ürünü gayri milli hale getirenler de bunlar, yeni ABD Başkanı’na şirin görünmek için şekerdeki zehir miktarını artıran da bunlar.

 İsteniyor ki Türk’ün şeker pancarı değil, ABD’nin mısır şurubu kazansın. İsteniyor ki Türk çiftçisi kaybetsin, ABD çiftçisi kazansın. Önce şeker fabrikalarını yok pahasına sattılar şimdide NBŞ kotasını arttırarak çocuklarımızın sağlığını satıyorlar.


“YAZIKLAR OLSUN”

 Bu çarpık zihniyet ne milletini, ne çocukların sağlığını düşünür. Bu çarpık zihniyet işine geldiği yere kadar milli, koltuk tehlikeye girene kadar ise yerlidir. Siz sakın ola sayın Erdoğan’ın ‘yerli ve milli’ nutuklarına inanmayın. Bunların ki gibi sadece sözde olmaz. Yerli ve milli olmak tutarlılık ister. Şahsını milletinin önüne koyanlardan yerli de milli de olmazlar.

 Çin’in Uygur kardeşlerimize uyguladığı soykırım karşısında sergiledikleri utanç verici pısırıklık yetmemiş gibi şimdide Dünya Uygur Kongresi Başkanının, Türkiye’ye girişine izin vermediler. Yazıklar olsun.


“DURUM PERİŞAN”

Artık bu zihniyeti tanıyoruz. Bu vicdansızlığı biliyoruz. Milletin güvenini suistimal eden bu iktidarın Türkiye’ye verecek hiçbir şeyi kalmadı. Geçtiğimiz hafta Karabük’teydim. Pazartesi günü ise Niğde’ye gittim.

 Çiftçilerimizin, esnafımızın durumu perişan. Safranbolu’da lokantacı bir kardeşim, ‘Müşteri yok, biz nasıl geçineceğiz’ diyor. Kahveci kardeşlerim, ‘Açız’ diye pankart açtılar.

 Yerel basınımızın, internet sitelerinin durumu perişan. Onlara söz verdim. Arkadaşlarımızın dertlerini çözeceğiz.

 Benim şahsi olarak yerel basın mensuplarına büyük bir vefa borcum var. 1997’den itibaren, bugün olduğu gibi otoritere, vesayete, millete rağmen iş görmeye kalkışanlara itirazı olan Meral Akşener ve Akşener’in benzediği siyasilerin büyüklerimden bahsediyorum bize müthiş bir karartma uygulanmıştı.

 Büyük medyanın, yaygın medyanın derin bir karartması ile karşılaşmıştır. Gittiğim her şehirde, gittiğim her ilçede yerel medya ile, onlarla irtibat kurarak onların desteği ile bir dönemi geçirdik. Kişisel olarak hem de bilgi olarak bu arkadaşlarımıza derin bir vefa borcum vardır.

 Sayın Erdoğan; sen kafanı kuma gömmekte ısrar etsen de bu dertlerin hepsi gerçek. Notlarımızı alıyoruz. Çözümleri için çalışıyoruz.

 Allah'ın izniyle ilk sandıkta seni gönderip, hepsiyle ilgileneceğiz. Ama bu sırada, sen sarayında sefa sürerken, milletimizin feryadı her geçen gün artıyor.

 Hangi ile, hangi ilçeye gitsem vatandaş dertli. Zor şartlarda devletlerini yanlarında görmek istiyorlar, ama seslerini duyan yok.

Bu insanları, daha ne kadar duymamazlıktan geleceksin? Daha kaç iş yerinin, kepenk kapatmasını bekleyeceksin?

 Milletimizin çilesine, daha ne kadar seyirci kalacaksın? Böyle bir yönetim anlayışı olabilir mi? Böyle bir umursamazlık olabilir mi? Böyle bir vicdansızlık olabilir mi? Yazıktır, günahtır.


İBB'YE ARAZİ SATIŞI

 Elimizi nereye atsak, kötü kokular yükseliyor. Gözümüzü nereye çevirsek, bir dümen almış başını gidiyor. İşte size bir örnek: İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde, geçmiş dönemde yaşanan, AK Parti için küçük, milletimiz için ise, oldukça büyük bir yolsuzluktan bahsetmek istiyorum.

Vatan Caddesi'nde, belediyeye ait olan bir yeşil alan, bir firmaya 25 milyon liraya satılıyor. Ardından, bir düzenlemeyle, bu arsa yeşil alan olmaktan çıkarılıp, imara açılıyor. Böylece fiyatı katlanıyor. Sonra ne oluyor? Bir süre sonra aynı arsayı, aynı Büyükşehir Belediyesi, bu kez, 430 milyon liraya geri alıyor.

 İki kalem oynatılan bu rezalette, milletin belediyesi, yani milletin bizzat kendisi, 405 milyon lira zarara uğruyor. O para da, o firmanın cebine giriyor. Bitiyor mu? Bitmiyor. Aynı arsa, yeni bir kararla, yeniden yeşil alan ilan ediliyor.

 Ve bugünkü piyasa değerine göre, fiyatı, 90 milyon lira oluyor. Şu yüzsüzlüğe bakar mısınız! Şu soyguna bakar mısınız! Milletin hazinesine çökmüş şu arsızlığa bakar mısınız!

 Durum ortaya çıkınca, Millet İttifakı'nın Büyükşehir Belediyesi hemen suç duyurusunda bulundu.

 Şimdi söz yargının. Milletin hakkını-hukukunu savunacak, bu yolsuzluğun hesabını soracak, onurlu savcı ve hakimleri göreve çağırıyoruz. Süreci yakından takip edeceğiz. Milletimizin helal parasının, bu haram düzeninin yandaşlarının cebine inmesine, izin vermeyeceğiz.


MARMARA DENİZİ'NDE MÜSİLAJ SORUNU…

 AK Parti iktidarı, Türkiye'yi her alanda beladan belaya savururken, biliyorsunuz, Marmara Denizi de bir felaketle boğuşuyor.

 Müsilaj adı verilen deniz salyası, Marmara'daki deniz yaşamını ve kıyılarımızı tehdit ediyor. Bir şeyin altını özellikle çizmek istiyorum: Bu bela yeni değil. İlk olarak 2007 yılında ortaya çıktı. Bugünküne göre çok daha küçük boyuttaki o felaket, ancak iki yılda temizlenebildi.

Peki sonra ne oldu? 2020 yılının Kasım ayında, yeniden ortaya çıktığında bilim dünyası, başta Bakanlık olmak üzere, ilgili birimleri uyardı, ‘Önlem alın' dedi. Peki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ne yaptıayıs'ın ortalarına kadar, bu salgının sıradan bir plankton artışı olduğunu, numune almaya bile gerek olmadığını söyledi. Ama son bir haftada, musilaj kıyılarımızı sarıp, gündem olunca, nihayet Bakanlık, ‘Acil durum eylem planı' yapmaya başladı.

 Onlarca bilim insanının, aylardır yaptığı uyarıya kulak asmayan Bakanlık, sustu sustu, en sonunda Sayın Erdoğan, ‘çevre bizim işimiz' deyince, nihayet adım attı.

 İşe bakar mısınız? Şu üstün liyakate bakar mısınız? Devletin bakanı, ‘Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla' demeden işe başlayamıyor. Bilimin uyarısı yetmiyor. Vatandaşın tepkisi yetmiyor. Bu işinin ehli arkadaş, Sayın Erdoğan parmak şaklatmadan adım atamıyor.


“O UCUBE KANALA İZİN VERMEYECEĞİZ”

 Anadolu’nun irfanını, ferasetini gördük. Aslında bu sözlerin üzerine benim söz söylemem doğru değil ama su konusu ile ilgili, kuraklık ile ilgili arkadaşlarımız çalıştılar. Çözüm önerilerimizi anlatacağım. Biz Türkler için ağaç kutsaldır. Ağaç kutsallığı genetiğimize, kültür kodlarımıza iliştirilmiş bir konu.

 Bugün ağacına, ormanına, denize sahip çıkmayan bir iktidar var. Türkiye’nin her bir noktası iktidar tarafından esir alınmış durumda. Bu çürümenin ortasında milletimiz iş, can derdindeyken iktidar hala satmanın, o beş müteahhitin kasasını doldurmanın hala Kanal İstanbul’un derdinde.

 Bu ihanete geçit vermeyeceğiz. Fatih’in İstanbul’un boğazına o yağlı ilmeği geçirtmeyeceğiz. Marmara ölürken, deprem tehdidi ortadayken o ihale kenelerinizin daha fazlası semirmesine müsaade etmeyeceğiz. O ucube kanala izin vermeyeceğiz. Bu proje bir proje değil düpedüz bir soygun planıdır.

Buradan o ranta göz diken, bu soyguna ortak olmaya heveslenen kim varsa onlara seslenmek istiyorum. Boşuna heveslenmeyin. Bu devran dönüyor.

 İlk seçimde bu iktidar gidiyor, bu saray sefası bitiyor. Şimdiden uyarıyorum o kutlu gün geldiğinde, bir kuruş bile alamazsınız. Sayın Erdoğan ve AK Parti iktidarına güvenip sakın ola bu hukuksuzluğa, vicdansızlığa ortak olmayın sonra çok üzülürsünüz. Bir kuruş alamayacaksınız, ödemeyeceğiz.

 Ülkemiz hayati risklerle karşı karşıya kalıyor. Maalesef artık ülkemizin önündeki en büyük tehlikelerden biri de susuzluk. Bu sene yaşadığımıza benzer kuraklıkları önümüzdeki yıllarda da yaşayacağımız öngörülüyor.

 Hükümetler Arası İklim Değişiklikleri panelinin son raporuna göre, sıcaklık artışları 2050 yılı için 2,5-3 derece civarında olacak. Bu yüzyılın sonunda 6 dereceyi bulacak.

Bugün sıcaklığın bir derece artması kum fırtınalarından, kasırgalara, aşırı yağmurlara sayısız felakete neden olurken sıcaklık 6 derece arttığında yaşayacaklarımızı siz düşünün.

İklim, kuraklık ve susuzluk anlamında dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Önlem almadığımız taktirde her şey daha kötüye gidecek.